Pazar, Hazirane 29, 2008

BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: 'Nazif Bey mi?'dedi.
'Evet, Nazif Bey!' diye cevap alınca,  
hüzünlü bir ses tonuyla 'Nazif Bey
sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu.' dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. 'Ya, öyle mi...?' diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum
eden yaşlar
yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini
Toparlayıp 'Onun adına görüşebileceğim
bir yakını var mı acaba?' diye
sordu.
'Evet

var, oğlu Selim Bey....'.
Titrek bir sesle 'Öyleyse Selim

Beyle görüşebilir miyim?' dedi.
Görevli hanım,
insanda saygı uyandıran bu
kibar beyefendiye,
'Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek

pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir habervereyim.
' Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra 'Kim diyelim efendim?' diye
sordu.
'Kendimi
ona ben tanıtmak istiyorum kızım.' cevabı üzerine sekreter
dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, 'Selim Bey
sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin.' dedi.
Beraber merdivenden
çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
 O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı
adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
'Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet
Baydemir.' dedi.
'Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun.' dedi, genç iş

adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
'Yirmi üç yıl,tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın
elini öpmek için bu ânı bekledim.' dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.
'Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam.'
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim

Beye döndü: 'Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan
da bahtiyarım.' Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: 'Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?' Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam  veremeyerek başıyla 'Evet' dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
'Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık.' dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve 'Sizi karşıma Allah çıkardı.' dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
'Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?' dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
'Bizdeki emanetinizi vermek için...' deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. 'Emanet mi?' dedi.

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine 'Gelebilir misiniz?' deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi. Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden
geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk  yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca
her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
'Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum.' dedi. 'Bana yalnızca maddî destek vermedi,mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum.' dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli
baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat
aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir
daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra...'
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip
Tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:

'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra...'
diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,
'Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim.' Dedi.  Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir
nefes alarak
'Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız
vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru

karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç
gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin
yiyeceğiz, sonra...'
dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak
gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim
bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.  İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla,  'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra
alışacağız.'
dedi.  Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl
sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.
'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa
oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı,
içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,  beklemediğimiz bir şey yaptı.
 Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime “bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı.' dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım
alacaklılarının hakkıdır.'
diyor'.
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran
baktı.

'Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım.' Selim Beye döndü ve 'Siz ne yapardınız?' diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: 'Bir müddet zeytin yerdim, sonra...'dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu  Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.
Selim Bey
yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun,  yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
  Sevgili Mehmet Bey oğlum,
  Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,  ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.

Zira sevgili oğlum,   bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.


Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

 Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.

 

Pazar, Nisan 29, 2007

Evler döşemekti bendeki tasa

 

Kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş basit, sade bir ev... Ev içinde bir avuç arpa, odanın bir tarafında o miktarda (deri tabaklamada kullanılan) karaz yaprağı, bir tarafında da henüz tabaklanması tamamlanmamış bir pösteki...
Bir hasır ve üzerinde uyurken O mübarek vücuduna iz yapacak derecede sert bir hasır..."
Gördüğünde Hz. Ömeri ağlatan bu manzara, âlemlere rahmet, her şey yüzü suyu hürmetine yaratılan en Sevgilinin hane-i saadetinden başkası değil.
Yaşadığımız ortamlarla hâne-i nebeviyi karşılaştıramayacak kadar konfor ve eşya kalabalığı arasında kaybolmuş durumdayız. Biraz düşününce Efendimiz´in (sav) evinin, yaşadığımız dönemde en düşük gelirli fukara evlerinden bile kıyas kabul etmeyecek kadar sade olduğunu görüyoruz.
Sadelik ve tevazu anlayışımız o kadar değişti ki sade bir ev denilince, en az iki oda bir salon, sade çizgiler taşıyan ve sayıca az mobilyalarla ve eşyalarla ama ille mobilyayla ve eşyayla döşenmiş, belki içinde dev ekran plazma tv, bahçesinde havuz olmayan bir ev geliyor aklımıza. Efendimizin (s.a.v) hânesindeki sade görünüm, uzlete çekilmiş mutevazı hayatı seçen dervişte bile yok artık. Bir lokma bir hırka felsefesi dillerde kafiyeli bir söz sadece...

Eşyaya olan bağlılığımız her geçen gün artmakta, cep telefonsuz neredeyse evimizin karşısındaki bakkala gidemez olduk. Bilgisayarımızda olan herhangi bir aksama tüm hayatımızı felç edebiliyor. Hanımlar için dolap ve vitrinlerdeki kullanılmayan eşyaların sayısının artması, beylerin arabalarına aile fertlerinden biri kadar özen göstermesi normal ve kabul edilebilir sandığımız anormal hassasiyetlerimizden bir kaçı...
Evlerde uzun zamandır dokunulmayan, sadece temizlenmek için el sürülen eşyalardan oluşan kabarık bir liste gün gittikçe uzamaya başlıyor.
Bir yanda evlendiklerinden beri yemek, yatak odası takımı, beyaz eşya, oturma grubu taksitleri ödeyen çiftler, diğer yanda çeyizi bir sedir, yüzü keçi derisinden bir yün yatak, içi hurma lifi dolu bir yastık, bir battaniye, bir kilim, su içmek için bir maşrapa, bir gömlek olan ve bu eşyaları ömrü boyunca kullanan, kapısındaki perdeyi görünce Efendimizin (s.a.v) ziyaret etmeden geri döndüğü " Ben Fatımanın kapısında öyle bir perde gördüm ki, üzerinde bir takım resim ve nakışlar vardı ondan hoşlanmadığım için geri döndüm.
Zira benimle dünya arasında hiç bir ilgi yoktur. Benim bu kadar aşırı süs ve faydasız şeylerle, israflarla hiç alakam yoktur." demesi üzerine tereddütsüz Efendimiz´in emirleri gereğince perdeyi çok ihtiyaç ve sıkıntı içinde çırpınan bir kimsenin evine hediye edip gönderen Hz.Fatıma ve Hz.Ali...
Eğer eskiyecek, aşınacak, kirlenecek korkusuyla bir eşyayı kullanmaktan ziyade onun sadece bakımı ile ilgileniyorsanız... Kredi kartı borcunuz, aylık eşyaya ayırdığınız taksitleriniz, ödemeleriniz yaşamınızı yönlendirmeye başladıysa...
Bir eşyanın aksaklığı, arızalanması ya da zarar görmesi hayatınızda ciddi problemlere sebeb oluyorsa, teşhis belli... Siz değil, eşya sizi kullanıyor demektir. Yani eşya sizin değil, siz eşyanın hizmetine girmiş durumdasınız artık.
Eşyaya hak etmediği bu değeri vermekle ona insana hükmetme yetkisi verdiğimizin ve belki de onu putlaştırdığımızın farkında değiliz. Tüm bunlar esasında şimdiki evlerde eşyalar oturuyor, insanlar ayakta dikiliyor diyen görüşü destekler nitelikte. İpek başörtüsünün ütüsünün bozulmaması, markalı şık takım elbiselerinin dirsek ve dizleri yıpranmasın fikriyle ibadetlerini erteleyen modern müslüman ise eşyanın kulluğuna girmiş çoktan.
Resimler var Asr-ı Saadetten ve günümüzden...
Yan yana getiremediğimiz, mukayese edemediğimiz, aradaki uçurumu, dağlar kadar farkı yok etmeye çalışmayı akıl bile edemediğimiz resimler... Oysa bu resimler bize hayat yolunda önümüzde rehberlik edecek yegane hakikatler.
İşte uzun uzun baktıktan sonra altına notlar düşülecek, ibret alınacak bir fotoğraf daha saadet çağından: Efendimiz(s.a.v) zamanında müslümanların Hayberin zengin tarımsal topraklarını fethetmeleri neticesinde İslam toplumu daha rahat bir safhaya ulaşır. Fakat toplumun büyük bölümünün hayatına yansıyan rahatlık ve kolaylık, Peygamberimizin (s.a.v) evini etkilemez. Hz. Peygamber (s.a.v), her zaman olduğu gibi, kendisi ve ailesinin en sade hayatı sürdürmeleri için gerekli olan asgarî ihtiyaçlardan fazlasına izin vermeyince, değişen şartlar karşısında eşlerinin, öteki Müslüman hanımların yaşadığı rahatlıktan pay almak istemeleri kaçınılmaz olur. Bu düşüncelerle onlardan kimisi Peygamber Efendimizden (s.a.v) elbise, kimisi ziynet eşyası, kimisi de daha başka şeyler isterler.
Bu istekler, ömrü boyunca sade bir hayat yaşamış, fânî dünyanın ziynetine, geçici güzelliklerine değer vermeyen Peygamberimiz´i (s.a.v) rahatsız eder elbette. Efendimiz (s.a.v) yaşayışının ve hayat standartının toplumun hayat standartının üstünde olmasını istemiyor, onlardan biri gibi yaşamak, hatta onlardan daha fazla sıkıntıya katlanmak istiyordu.
 İşte hanımlarının bu gibi talepleri üzerine Ahzab sûresinin 28. ve 29. âyetleri inmiştir: "Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin, boşanma bedellerinizi verip hepinizi güzellikle salıvereyim.
Eğer Allahı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, iyi bilin ki Allah, içinizden iyilikte bulunanlar için, büyük bir mükafat hazırlamıştır."
Hz. Peygamber (s.a.v), yukarıdaki iki ayeti, nazil olduktan hemen sonra eşlerine tebliğ ettiği zaman hepsi ayrılmayı kesinlikle reddettiler ve "Allahı, Peygamber ini ve ahiret hayatını" seçtiklerini bildirdiler.
Efendimiz (s.a.v) "Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum. Çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim." derken bunun sadece kendisi için mi geçerli olduğunu anlatmak istemişti? Peygamberimizin (s.a.v) böyle sade bir hayatı seçmesindeki hikmet, ümmetine mübah olan bazı şeylerden bile ehl-i beytini men etmesinin ardındaki sebep neydi?
 Efendimiz istese Allah (c.c) Habibim diye hitap ettiği Peygamberine enva-i çeşit nimetler lütfetmez miydi? Ashabı Onun için herşeyi feda etmeye hazır değil miydi? Efendimiz´in bize vermek istediği mesaj üzerinde ısrarla, dikkatle, önemle durup düşünmeliyiz.
 Çünkü O (s.a.v) evvela kendisinin yaşamadığı hiçbir şeyi ümmetinden istemedi, kendisinin yapmadığı hiçbir şeyi ümmetine tebliğ etmedi.
Lüks, konforlu, rahat hayatlar yaşama pahasına feda ettiklerimiz, müze salonuna çevirdiğimiz evlerimiz sandığımız gibi hayatımızı daha mı anlamlı, yaşanılır, huzurlu kılıyor acaba? O halde hiç bir asırda görülmeyen akıl ve beden hastalıklarındaki bu hızlı artışın, mutmain olamayan kalplerin çoğalma nedeni nedir?
 Eşyalar içinde boğulan, dört duvar arasında kendine çizdiği sınırlarla sıkışıp kalan insanın ihtiyaç duyduğu, yokluğunu hissettiği eksiklik nedir? Rabbimiz, insanı yeryüzünde halife olarak yaratmışken, bu rütbe, insanın değerini ve diğer varlıklar arasındaki seçkin yerini gösterirken, onun değerini meleklerin secdesiyle tescil ettirmişken, evrendeki her şey insanın emrine verilmişken, eşyanın hakimi değil de, esiri olmak.

Pazartesi, Şubat 5, 2007

Can Şehidim

Aday
 
          Onu alnından tanırdım. Secde iziyle yaralı alnından. Ve hiç kurumayan gözlerinden tanırdım. Karanlıkları yırtan ışığıyla, kartalları kıskandıran bakışıyla.. Hiç kurumayan yaşlı gözlerinden tanırdım. Yağmur gibi duaları vardı seher vakti. Şehadet için yakarırdı, ağlardı.. Gök yarılacak sanırdım kuşların dinlediği dualarından, dağlar eriyecek yalvarışından sanırdım!...
          Bosnaya gittiğini duyduk bir gün. Çoluğunu çocuğunu bırakmıştı bir seher vakti. "Gerek yoktu!" dedi kimimiz! Kimimiz ardından ağladı! Sonra geri döndü. Kaybolan tılsımlı bir ışık gibi döndü, ansızın bir akşam vakti karşımızda ağlıyordu. Sanırdık kuşlar da ağlıyordu. Sağ elini Gorajne de bırakmıştı. Gördük ki sol ayağını Bihaçta. Uykuyu bırakmıştı şehadet tutkusuyla, ağlıyordu. Dağlar bu defa erimişti yakarışından. "Şehit olamadım!" diyordu...
          Sonra yine kayboldu bir akşamüstü. İz bırakmadan, anasıyla kucaklaşmadan!... "Dünyaya küsmüştü" diyecek oldu kimimiz. Kimimiz ardından ağladı. Öğrendik ki Karabağda görülmüş bir süre. Bir süre Keşmirde. Bir zaman Filistinde Sonra yine Bosnaya dönmüştü. Duyduk ki komutandı. On dört yaşlarında delikanlıların komutanıydı. On dört gün aç savaşmıştı.
          "Şehit Adayı" diye anıyorduk artık onu. İşimizin uzmanı biz mücahitler! Yeni elbiselerimizle, arabamızla, evimizle henüz fırsat bulamamıştık. Fırsat bulamamıştık bir türlü işimizden! Onu anmaya zaman kalmıştı sadece yüreğimizde. Adı kalmıştı dilimizde.
          Bir gece vakti döndü... Sonra ağlıyordu!... Gökyüzü mutlaka çatlamıştı bu defa... Kuşlarda gözyaşı kalmamıştı... Bir kolu yoktu artık, farkettik! Bir bacağı yoktu!... Ve saçları yanmıştı belli ki kahpe alevlerden! Sanırdık ateş utanmıştı! Sular utanmıştı! Bir de biz arkadaşları nerede bıraktığını soramadık! Susuyordu! Soramadık ne yaptığını!
          Tekrar kaybolduğunda şaşırmadı hiç birimiz!... Tanımadığımız bir arkadaşıyla gitmişti!... Dağları aştıklarını söylemişti bir görgü şahidi... "Çok ateşliydi!" dedi kimimiz onun için... Kimimiz "Aceleciydi!" dedi...
          Çeçenistandan haberi geldi sonra!...
          "    -   'ŞEHİT DÜŞMÜŞTÜ!!!'   -    "
          Hiç korkmamıştı! Gülümsediğini söyledi görgü şahitleri!... Bize dua ettiğini söyledi!...
          "Çocukları ne olacak?" dedi kimimiz... "İhtiyar anası ne olacak?"... Kimimiz arkasından ağladı!... Oysa daha neler yapacaktık onunla!... Acele etmeden, güçlenerek, kurtarıcı fikirler üretecektik daha... Tezler geliştirecektik... Yaşayacaktık daha çoluğumuzla, çocuğumuzla!...
          Duyduk ki şimdi Meleklerle geziyormuş!... Sabahları dua ediyormuş işimizin uzmanı bizlere! Yine gülmüyormuş eskisi gibi... Ve onu yaşlı gözlerinden tanırmış melekler!!! Duyduk ki ağlıyormuş seherlerde meleklerle!!! Ağlıyormuş halimize!!! Ağlıyormuş halimize!!!